Musul’da Türkiye’nin hakkı var mı?

musulda hakkımız var mı

Türkiye’nin Musul ve Kerkük üzerinde hakkı olup olmadığı Daeş’e karşı Ekim 2016’da başlatılan Musul operasyonuyla tekrar gündeme gelmişti. Bu operasyona Türkiye, Irak hükumetine yardımcı olmak için değil, tarihten gelen hukuki haklarından dolayı ve kendi sınır güvenliğini koruma amaçlı katılacağını söylüyordu.

Ekim 2016’dan bu yana Musul operasyonu devam ediyor ve bir hayli ilerleme de sağlandı. Türkiye ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyimiyle “her yanımıza metastaz yapmış” FETÖ belasıyla uğraşmaktan, referandum sonuçlarını tartışmaktan Musul’a dönük açıkladığı hedefleri gerçekleştirmekte pek de ilerleme sağlamış görünmüyor.

25 Nisan’da Sincara karşı yapılan operasyon gecikmiş de olsa Türkiye’nin hedeflerinin hatırlatılması açısında çok yerinde oldu. ABD ve Rusya’dan gördüğümüz tepkilere aldırmadan bir ve beraber olarak PKK terörüne karşı kararlılığımızı göstermeli ve Ekim 2016’da ilan ettiğimiz hedefler doğrultusunda ilerlemeliyiz.

Türkiye Sincar’da oluşan PKK varlığına karşı Musul ve Kerkük üzerinde hakkını tekrar gündeme getirmeli, zamanı geldiğinde Irak Türklerinin yoğun olduğu bölgeleri sınırları içine katmak için gerekli adımları atmalıdır.

Ancak siyasi ilişkiler söz konusu olduğununda oluşan şartları iyi değerlendirmek ve fırsatları kaçırmamak gereklidir. Ünlü diplomat ve siyasetçimiz Deniz Bölükbaşı Mart 2003 tezkeresinde meclisin Irak’a asker yollamayı kesin olarak kabul etmesi ve Kuzey Irak’a girmesi gerektiğini söylerken, basınımızla, kamuoyumuzla, siyasetimizle fırsatı kaçırmaya hazırlanıyorduk.

Bir fırsat da Musul’da Başkonsolosluğumuz basılıp 49 çalışanımız esir alındığında elimize geçmişti ve o günlerde de medyamızda Musul’a operasyon seçeneği konuşulmuştu.

Bugüne gelirsek, bugün Musul’da hakkımız var derken yine aynı tarihi konulardan destek alıyoruz. Nedir bunlar;

  1. Misak-ı Milli (Milli Yemin)

Milli Kongrelerde dile getirilip hazırlanan ve son Osmanlı Meclisi’nde kabul edilen Misak-ı Milli maddelerinden ilki, Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığında Türk askerinin bulunduğu yer Türkiye’nin sınırıdır der. Musul vilayeti Mondros ateşkes antlaşmasından sonra, antlaşmadaki malum 7.madde uyarınca işgal edildiğinden, Misakı Milli’ye dahildir. Üstelik Türkiye 1.Dünya savaşını kaybettiğini kabul etse de, askerlerimizin çekildiği yerlerde de halk oylamasına gidilmesini istiyordu. Yazar Murat Bardakçı,”Misak-ı Milli’nin hukuki bir dayanağı yok” diyor, zaten kimse de var demiyor. Hukuki sorun, Mondros Ateşkesi’nin İngilizlerce istismar edilmiş olması.

İstiklal harbinden sonra Lozan geldi.

Lozan’da bu mesele çözülemedi. 1923 ile 1925 yılları arasında İngiltere ile Musul vilayeti konusundaki görüşmeler sürdü. Musul derken bugünkü Musul’dan bahsetmiyoruz. Musul, o gün Irak’ı oluşturan 3 vilayetten birisi. Ve kuzeydeki bütün şehirler, Erbil,Kerkük,Süleymaniye tamamı bu vilayetin içerisinde.

Türkiye ve İngiltere anlaşamayınca mesele Türkiye’nin henüz üye olmadığı Birleşmiş Milletlere taşındı. Birleşmiş Milletler, Musul’u İngiltere’nin kurdurduğu Ingiliz kuklası Faysal’ın Irak Krallığı’na bıraktı. Ancak burada bile bizim lehimize bazı şartlar vardı. Örneğin azınlık hakları ve özel mülkiyet hakları gibi.

Türkiye Türkmen ve Kürtler benim asli unsurlarımdır derken, Türkiye’de 1925’de Kürtçü Şeyh Sait isyanı patlak veriyor. Türk Devleti isyanı bastırdıktan sonra İngiltere ile tekrar masaya oturuyordu.

1926 yılında Ankara’da imzalanan anlaşma ile sorun kimilerine göre nihayete ermiş gibi görünüyor. Antlaşmanın maddeleri özetle şu şekilde:

  • Musul vilayeti Irak’a ait olacak.
  • Türkiye ve Irak arasındaki ateşkes hattını belirleyen Brüksel Hattı sınır olarak kabul edilecek.
  • Irak Musul’dan elde ettiği petrol gelirinin %10’unu 25 yıllık bir süre içinTürkiye’ye verecek.(Türkiye bu parayı 4 yıl boyunca almış, kalan 21 yıllık hakkından ise 500.000 Sterlin’e İngiltere lehine vazgeçmiştir.)

Peki böyle bir antlaşma imzaladı isek daha ne konuşuyoruz.

1932 yılına kadar İngiltere’ye bağlı olan Irak Kraıllığı bağımsızlık ilan ettiğinde Türkiye’nin de kendisini tanımasını sağlamak amacıyla bağımsızlık ilanına bazı maddeler koymuştu.

kerkükte türkçe ders

Bunlardan özellikle nüfusun çoğunluğu Türkmen olan şehirlerde Türkçe’nin Arapça ile birlikte resmi dil olması ve bu bölgelerde devlet memurlarının Türkçe bilmesi gerektiği maddeleri dikkat çekici. Bu kültürel haklar, Musul vilayetinin halkı Türkiye halkına benzer olduğu Birleşmiş Milletler raporunda belirtildiği ve yine aynı raporda bölge “İhtilaflı Bölge” ilan edildiği için verişmişti.

Günümüze gelirsek;

Irak Devleti 1932’deki bağımsızlık ilanına uygun bir şekilde varlığını sürdürebilecek olsaydı, bizim Musul’da bir iddiamız olamazdı. Ancak bugün 8 bölgeye bölünmek üzere.

Türkiye bu bölünmenin gerçekleştirileceği masaya oturabilirse, Musul için özerk bir statü oluşturup, o bölgede Türklerin de yönetimde ve kolluk kuvvetleri arasında yer almasını sağlayabilir. Irak Türkleri üzerinde garantörlük hakkını alabilirse, kendi sınırlarını sınır ötesinden koruyacak bir pozisyona kavuşur ve sınır ötesindeki soydaşlarımızı güvene ve huzura kavuşturur.

Tabii Ülkemiz öncelikle Türklere, onlar kendilerini nasıl tanımlarsa tanımlasınlar alt kimlikleriyle hitap etmekten vazgeçip Türk demeyi öğrenmeli. Aralarına sokulmuş mezhep ayrılığı zehrini kurutmalı ve Türk milletinin bir parçası haline getirmelidir.

Masaya oturmak Musul’da olmaya bağlıdır ve Türkiye bu fırsatı da kaçırmamalı, askeri varlığının çok güçlü bir şekilde hissettirmelidir. Musul’un Türkiye’ye katılması düşüncesi bugün gerçekleşebilecek bir şey değildir. Öte yandan bunun olmasının yolunun Kürtlerle yapılacak bir federasyona bağlı olduğu malum çevrelerce sürekli dile getirilmektedir. Türkiye böyle bir tuzağa düşüp, Musul’u alacağız derken Diyarbakır’dan olacak kadar aptal hamleler yapacak bir ülke değildir.