Umumi Türk tarihine giriş – Önsöz

Zeki Velidi Togan

1927 yılı başında İstanbul Üniversitesinde “Umumî Türk Tarihi” kürsüsü açılıp hoca tayin edildiğimde, Türk tarihine ait ihtisas mevzularını son sömestirlere bırakıp, ilk 4 sömestri bu tarihin ana çizgilerini göstermek işine tahsis etmiştim. Bunun da ilk iki sömestrinde 16. ncı asra kadarki devirleri, sonraki iki sömestrde de 16 – 20. nci asırları anlatıyordum. Böylece bu dersler, 1932 yılına kadar 3 defa yapılmış oldu. Bunlarla muvazi olarak. Türk illerinin tarihi coğrafyasına ve tarihte usul mevzuna ait haftada birer saatlik derslerim vardı. Bu derslerim 1928 de eski harflerle taşbasması olarak kısmen basıldı. 1939 yılında bu kürsüyü ikinci defa işgal ettiğimde, ayni kurları devam ettirdim. Bu defa bu derslerin takrir notları: “Umumî Türk Tarihine Medhal” ve “Tarihte Usul” isimleri altında bastırılmaya başlandı. 1941 yılında bunların birincisinden 7, ikincisinden ancak iki forma, bir de bu derslere ilave olarak tarihi coğrafyaya ait bir harita basıldı. Şimdi bu dersleri, «Umumî Türk Tarihine Giriş» ve «Tarih Metot Bilgisi» isimleri altında ve «Tarih Araştırmaları» adında bir serinin ciltleri olmak üzere yeniden neşre başlıyorum. Her iki eserin 1941 yılında alınan tertip tarzı değiştirilmedi; bu yüzden eserdeki «bu sene» sözü de, 1941 yılı demek oluyor. Fakat bu tarihten sonraki neşriyat göz önünde bulundurulmuş ve derslerimde ancak 25 sayfa tutan İlhanlı ve Osmanlı devirleri bahsi 203 sayfaya çıkmıştır. Kitabın 16. ncı asırdan sonraki devirlere ait olan ikinci cildini de imkan bulursam neşredeceğim.

Türk tarihi çok geniş bir konu olduğundan, bu iki ciltlik derslere verdiğim «giriş» şeklini değiştirmedim; ve eser, Türk tarihinin vakayiini değil, tarihimizin «problemler»ini sıralamaya tahsis edilmiştir. Tarihimizin en eski devri ve tarihten önceki çağları ile Osmanlı tarihi benim ihtisas saham değilse de, tarihimizi toplu olarak göstermek zarureti yüzünden, bunlara mühim yer ayırmak icap etti. Kitabımın ikinci cildinde de Önasya Türkleri tarihine, bu Türklerin umumî Türk tarihinde tuttuğu mevki ile mütenasip, fakat sırf diğer Türk illeriyle ilgili olmak şartıyla yer ayrılmıştır. Türk milletinin mühim bir kısmı sonraki asırlarda mamur yerlerde yerleşmiş ise de eskiden ekseriyeti bozkır ve dağları çok, temelli(yerleşik) kültür hayatı kurmaya elverişli ovalan az ülkelerde yaşamış olduğundan bu milletin tarihi mukadderatına, «Step’in cihangir barbarları tarihi» nazariyle bakmak adet olmuştur. Bu bakışa dayanan yanlışlar sayısızdır; sırası gelince bu eserde bu yanlış fikirler tebarüz ettirilmiştir.

Ben ise 1911 yılında başlıyan 35 senelik çalışmalarımda Türk tarihinin iç tekâmülünün çadır hayatının gelişmesine münhasır kalmadığını, öteden beri Ortaasyanın kültür sahalarında yaşayıp gelen Türklerin bulunduğun, bunların muhtelif devirlerde vücut bulan siyasi teşekküllerde müspet tesiri olduğunu, bozkır devletlerinin ruhunu bunlar teşkil ettiğini aydınlatmak için uğraştım. Bence Türk tarihinin tarihî devirlerdeki iç tekâmül safhaları. Yunan. Roma, Mısır. Hind ve Çin’de olduğu gibi, büyük medeniyet hamlelerini arzetmediği halde, göze az çarpan dönüm devirleri, uzun olmakla beraber yine tedricî tekâmülü belirtir. Tarih bize Kaganlı Türklerle, jabgulu Hun vc Oğuzlar’ın iktidar münavebesini gösteriyorsa, destanlarımızda da bu husus yedetaşı gibi hâkimiyet tılsımı yüzünden «Türk» ile «Oğuz» arasında cereyan eden sürekli mücadeleler şeklinde anlatılmıştır. Bu hususun hayattaki tcccllisi feodalizm şeraitinde hanlar’la beğler arasında iktidar münavebesi peklinde görülüyor (s. 112, 296). Bununla muvazi olarak, bir taraftan Hazarlarla Karahanlıların (s. 55, 429- 30), diğer taraftan evlâdı zamanımıza kadar yaşayıp gelen Çengiz’in eski Göktürk hakanları ile nesep itibariyle birliği de isbat edilebiliyor (67, 432-433). O halde efsanevî Açinadan dirediğine Tiirk ve Moğollarca inanılan Hakanlar nesli’nin M.s. 5 inci asırdan beri. belki de – Hakanların ceddi sayılan Tünga Alp bir Saka hükümdan ise – M.ö. ki asırlardan beri Ortaasyada bir muayyen hükümdar ailesi olarak yaşayıp gelmiş olduğu anlaşılmış olur; nasıl ki Sakaların Doğuavrupa şubesi demek olan Skit’lerde de böyle idi. Bunun gibi Doğu Hunlarının Çinlilerce vc Batı Hunlarının Garp müelliflerince (F. Hirth tarafından) tesbit edilen hükümdarlarının ensap şeceresi ile Oğuz destanları da bize bir Yabgular silsileni vermektedir. Biz ise Selçukların İslâmiyetten önceki «subaşılar» neslinden gelmiş olacağını anlattık (s. 182 – 85). Bütün bunlar Türklerin uzun asırlar zarfında tahavvüller geçire geçire mütemadiyen yaşıyan bir devlet idare kadrosunu. ilk nazarda dağınık görülen muhtelif devir sülâleleri arasında jenetik bağlılığın bulunduğunu gösterir. Bununla beraber Türkler 16 ncı asırdan önce daimî ilerleme safhalarını arzeden tarihlerinde komşu kavimlerin tesirlerine maruz kalmışlardır; fakat kendileri de hâkimiyetlerine temel olan değişmez zaman ve kıymet meıhumlarını (takvimler ve külçe para hesaplarını) bilmişler, ölçüler sistemine, bünyelerinde daima çekirdek halinde yaşıyan elâstik devlet idaresi ve ordu teşkilâtı taslağına malik olmuşlar (s. 111 – 15, 121 – 2 8 ) ve bu yolla teşkilâtçı hâkim bir millet sıfatıyla komşu medenî kavimler üzerinde yalnız siyasi değil, içtimai ve iktisadî sahalarda dahi geniş tesirler icra etmişlerdir. Komşu medenî kavimlerin, meselâ Çinlilerin ve İranîlerin yerleşik, yarıyerleşık ve göçebe Türk camiaları üzerindeki tesirleri çoğunca teferruata münhasır kaldığı lıalde, Türklerin ötekiler üzerindeki tesirlerinin külliyata ait olduğu da ayrıca kaydedilmesi icabeden bir keyfiyettir. Böylece Türkler eski dünyanın muhtelif kavim ve ülkelerini birıbirine kavuşturarak medeniyet tarihinde müsbet rol oynamışlar, bir çok kavimlerde atlı orduların teşkil edilmesine, feodal teşkilâtının umumî şekil almasına, komşu kavimlerin Buddizm ve İslâmiyet gibi «millî» dinlerinin «cihanşümul» dinler şeklini alıp Orta ve Doğuasya kıtalarında yayılmalarına sebep olmuşlardır. Türklerin Önasyada yerleşmelerinin yalnız Bizansla mücadele mahsulü olmayıp. Ortaasya nüfus artıklığının çok eskiden başlıyan tabiî akımının teressüp mahsulü olduğu da isbat olunur bir davadır. M. ö. 7 nci asırda Sakaların Önasyada yerleşme tecrübelerinin Medyalıların Azerbaycan ve Anadolu için mücadeleyi kazanmaları neticesinde o zaman akim kalmasının hatıraları İranlılarda bir zafer ve Ortaasya Türklerinde bir matem âyinleri şeklinde asırlarca yaşamış (167 – 68), İran ve Türk millî destanlarında yer tutmuş ve Türkler’M. s. 11. inci asırda bu gayeyi nihaî olarak tahakkuk ettirince bu eski hatıralar Oğuz destanlarında bir daha canlandırılmıştır (s. 220, 457, hş. 326). Bu gibi dâvaların muhtelif cepheleri şu eserde, hiç olmazsa mevzular sayılmak, nazariyeler şekline sokulmak ve nihayet ancak haşiyelerde mehazlar göstererek mevcudiyetlerini belirtmek yoluyla hulasaten anlatılmak istenmiştir. Umumî Türk Tarihi bilhassa iktisad tarihi bakımından henüz hiç öğrenilmemiş olduğundan, birçok konular pek yenidir ve me’nus değildir. Memleketimizde bu gibi dâvalarla ortaya atılmanın güçlüğüne de işaret etmeden geçemem. Bunun bilhassa iki cihetini gözönünde bulunduruyorum: 1) Evvelâ ilmî mevzuları aydınlatacak bir çalışmanın şartldrına henüz mâlik değiliz; 2) Diğer taraftan bu gibi çalışmaları ortaya atmakla bir netice elde etmek ciheti karanlıktır. Bu noktaları biraz izah etmeliyim : İlmî tarih problemleri üzerinde çalışmanın zorluğundan bahsederken, memleketimizde vesaitin ve mesai ortaklığının temin edilmemiş olmasından ileri gelen zorluğu kasdediyorum. Her şeyden önce kitap ve kütüphanemiz yoktur. Türk tarihinin olağanüstü geniş sahaları içine alması ve derinliği, henüz işlenmemiş bakir bir saha olarak kalması karşısında bir hoca için, hiç olmazsa, en iptidaî vasıtalar evinde ve seminerinde daima hazır bulunmalı idi. Meselâ benim için Encyclopedie de l’İslâm; Hamnıer tarihi; İngiliz, Alman, Fransız ve Rus ilmî tetkik heyetlerinin. Aurel Stein, Le Coq. Pelliot ve Sven Medin gibilerin Ortaasyada yaptıkları tetkikatın külliyatı; İran filoloji ve sanat tarihine ait külliyat; eski Arap ve İran coğrafya ve tarihine ait Brill ve Gibb neşri külliyatları, E. W. Lane, F. Steingass. R. P. Dozy lügatleri gibi en zarurî el kitapları masamın başında bulunmalı idi. Ne yazık ki bunlar bende yoktur. Hocaların hususî kütüphanelerinde bulundurmaları müşkül yahut imkânsız olan büyük eserler, Avrupa ulûm akademilerinin, ilmî cemiyet ve müesseselerinin, üniversitelerinin neşriyatı, tarihe ve tarihle ilgili ilimlere ait periodik yayınlar Üniversite kütüphanelerimizde yahut devletimizin başka bir umumî kütüphanesinde bulunmalı idi; halbuki, meselâ benim şu küçük eserimde istifade ettiğim matbu garp eserlerinin onda biri bile bizim Üniversite, yahut müze kütüphanelerimizde bulunmamaktadır. Çünkü, sistematik toplanmış hiçbir kütüphanemiz yoktur. Benim eserlerimin bir kıymeti olursa, bunlarda Türkiye kütüphanelerinde mevcut şark yazma eserlerinden istifade edilmiş bulunması olacaktı. Fakat harp dolayısıyla onlar da memleketin başka köşelerine sevkolunmuşlardır. Matbu Avrupa neşriyatından alınan kısımları da, ancak harpten önce Avrupa kütüphanelerinde çıkarılan notlardan ibarettir. Ru cihetten eldeki notlara münhasır kalan bu dersleri bazan pek istediğim yerlerde dahi tevsi etmek mümkün olmamıştır. Türk tarihi gibi tekmil eski dünya milletleri tarihi ile girift olan ve, dediğim gibi, henüş işlenmemiş bir sahada üniversite hocasının başarılı ve verimli olarak çalışabilmesi, ancak muntazam seminer mesaisi, doçent ve ilmî yardımcılar ile talebeler arasında düzenlenmiş bir işbirliği sayesinde mümkün olabilir. İhtiyacı tatmin edecek üniversite kütüphaneleri olmayınca, hocalara, kendi sahalarında seminer ve enstitüler vücuda getirerek, onların kütüphanelerini ve koleksiyonlarını zenginleştirerek çalışmak imkânı verilmelidir. 1927 yılında tarih hocası olarak tayin olunduğumdanberi Avrupa kitapçıları nice ölmüş profesörün kütüphanesini sattılar; bunlar arasında tam bizim sahamıza ait olanları da gitti, hiçbirisi satın alınmadı. Kütüphane ve koleksiyon eksiğini telâfi etmek için film usulü tatbik edilebileceği hususuna 9.6.1939 tarihiyle Göttingen’den gönderdiğim teşkilât projesiyle alâkadarların dikkatini çekmiştm. İstanbul kütüphanelerinde bulunmıyan Avrupa periodik ilmî neşriyatında, ulûm akademileri, üniversiteler külliyatında intişar edip tedâriki tırtık kabil olmıyan eser. makale ve monografiler; keza Avrupa ve diğer İslâm memleketleri kütüphanelerinde mevcut olup ta bizde bulunmıyan yazma kaynaklar filmlere alınmalı; hattâ kendi kütüphanelerimizde mevcut eserlerin de talebe için çok lüzumlu olanları -bunları yıpratmamak ve her vakit talebenin istifadesine elverişli bir halde bulundurmak için- film edilmeli; keza maddî medeniyet eserleri binalar, meskukât, resim ve minyatürler filme alınmak suretiyle üniversitelilerin istifadesine konulabilir. Böylece muasır tarih seminerleri fihristlerle tanzim edilmiş on binlerce hattâ yüz binlerce sahifeyi yahut maddeyi içine alan film koleksiyonlarına mâlik olurlar ve genç üniversite müesseselerinin boşlukları bununla doldurulmuş olur. Bu usul, yalnız bizim gibi geri kalan fakir bir milletin mesai yolundaki eksiklerini telâfi etmesi için değil, vesaiti bol olan eski ve muntazam üniversitelerde dahi geniş mikyasta tatbik edilir. Bu, hem ucuza mal olur, hem de az yer tutar. Meselâ Petersburg, Berlin, ve Viyana ulûm akademilerinin memoires, bulletin, comptes rendus’lerinde Türk, Çin. İran ve diğer İslâm milletlerinin tarih, edebiyat ve kültürüne ait son bir buçuk asır zarfında intişar eden tekmil neşriyatın filimleri birkaç kutu içine girer. Hocalar, doçentler, ilmî yardımcılar ve seminer müdavimi talebeler kâfi miktarda verilen film okuma cam âletleri ile bu film kütüphanesinden istifade ederler. Böyle bir mesai kütüphaneleri olursa, hoca, arkadaşları arasında plânlı iş taksimi ile kısa müddette büyük ilerlemeler elde eder. Gerçi böyle bir mesai, ancak liselerimiz talebeyi, klâsik bilgileri. Avrupa ve şark dillerini öğretip kaynaklardan istifadeye, yani üniversitede ilmî içtihad yoluna girmeğe hazırlanabilecek bir dereceye yükselttiği zaman mümkün olur; gerçi bizim talebemiz, Avrupa dillerini, Arapça ve Farsçayı değil, eski yazıyı bile ancak üniversiteye geldikten sonra öğrenmeye başlıyorlar; gerçi bizde bir normal enstitü mesaisi için şimdilik zemin yoktur; fakat arasıra kendi çalışması ile hazırlanıp gelen talebe oluyor. Diğer taraftan, şark dillerini bilen ve verilen plâna göre ilmî enstitüler için onların dışında iş yapabilecek elemanlarımız da henüz münkariz olmuş değildiı!. O halde hiç olmazsa bizim üniversite enstitülerimiz şark menbalarını, profesörlerin idaresinde tenkidli şekilde neşredebilirler; talebe ve asistanlar hiç olmazsa hocaların teliflerini neşir yolunda çalışabilirler. Ben, yazılmış olup henüz neşredilmemiş bulunan eserleri kaynak olarak göstermenin mânasızlığmı bildiğim halde, haşiyelerde böyle birkaç eserimin adını zikrettim; eğer yoluna konulmuş ilim işbirliği olsaydı, bunlar çoktan ortaya çıkmış olacaktı. Şimdilik ben. vasıtasızlık içinde ve yardımcısız kendim yazıp, kendim makineye nakledip, kendim matbaaya gidip, kendim tashihlerini yaparak bin bir zorluk ve teferruatçılık içinde güya ilim yapıyonını Asıl yaptığım, milletime karşı vazifemi ifa ediyorum diye kendimi avutmaktan ibarettir. Türk tarihinde ilmî işbirliği üniversitelerimizin arkeoloji, iraııiyat, islâm kavimleri tarihi, çiniyat, hındoloji hocaları ile ayni enstitü mesaisinde kaynaşma şeklinde husule gelebilir. Türk tarihinin çok geniş sahalarla ilgili geniş bir mevzu olduğunu, bunun mufassal şeklinin, bütün menbalar incelenerek ve gösterilerek yazılması tek bir kişi tarafından yapılamıyacağuıı, bunda geniş iş birliğinin zaruretini göstermek için, bu dersler iki cildlik bir eser teşkil ettiği halde, kendisine ancak bir «Giriş» adını verdim. Muhitimizde ilmî mesainin akıbetini belirsiz telâkki ettiren vaziyete gelince, bu husus kendisini kâh tarihimize ait Avrupa bilgisini toptan inkâr ederek, yalnız ilim alemince değil, kendi milletimizce dahi gayri ciddî telâkki olunan nazariyeler şeklinde, kâh bilâkis Türkün bilgi sahasındaki her içtihadını t o n Alımetçilik telâkki etmek derecesine kadar ileri giden bir ruh esareti şeklinde göstermektedir. Komşularımız olan küçük Balkan ve Önasya İslâm milletleri ile küçük Baltık milletleri bile kendi seviyelerine göre ulûm akademilerine mâliktirler, yani ilim sahasında kendi kıstasları vardır; biz I uı klerin de bu yola gireceğimiz tabiîdir ve bunu sabırsızlıkla bekleriz. Çünkü insan, çalışıp çabalıyarak, talebe ve halefler yetiştirmek, kendi sahasında bir mektep kurmak ve bu sahada milletinin mesai mahsullerine cihan ilim merkezlerinin dikkatini çekmek onlara tanıtmak ister; buna muvaffak olamaz. çalışmalarında tergip ve teşvik te görmezse, hiç olmazsa bu mesainin bir tuğla üzerine plân mucibi konulan yeni bir tuğla teşkil ettiğini, bundan nihayet bir bina meydana geleceğini, bilmesi icab eder. Ben bu ümidi. Türk tarihine dair 1911 de basıp 1912 tarihiyle intişar eden ilk eserimin mukaddeıııesinde en büyük emelim olarak izhar etmiştim. Aradan 35 sene geçtiği halde, ne yazık ki, bu emelin tahakkukunu göremedim. Vaktiyle Süleyman Paşa tarafından ileri sürülen fikir, yani Türklerin umumî tarihinin, bundan 2 asır önce Fransız âlimi Deguignes tarafından işlenip ortaya konulduğu gibi. ilmin büyük bir mevzuu olduğu fikri kabul edilerek, Gazi Mustafa Kemal (Atatürk) İstanbul Üniversitesinde umumî Türk tarihine ayrı bir kürsü açtırdı ve Türk tarihini geniş anlama lüzumunu ortaya attı. Fakat otorite sahibi ilim ve fen merkezimiz henüz vücuda gelemediğinden, bugüne kadar millî tarihte umumun kabulüne mazhar olan hiçbir tezimiz yoktur. Kendi içtihadımıza inanmağa daha alışmadığımız, dışarının hükmüne bakmağı âdet edindiğimiz için. belki büyük zahmetlere katlanarak vücuda getirilen ilmî eserlerimiz meselâ bir Avrupa üniversitesinin birer talebe tezine çarpabilir. Yani bu nevi ilmî eserler filân Avrupalı âliminin filân mütalâalarına uymuyor diye müelliflerinin yüzüne vurulabilir, isterse bu «Avrupalı âliııı» bir ıııüptedi. hatta bir hiç olsun. Ben eserlerimde, ancak ilmi hakikatleri ortaya koymak istedim. Bu eserimde de öyle oldu. Bence ilmi teLkikat genişledikçe medenivet âleminin dikkatini çeken ve gün geçtikçe orijinallikleri meydana çıkmakla geniş ilim muhitini derinden ilgilendiren Türk tarihi uydurmalar yoluna girmeğe muhtaç değiidir. Onu aydınlatmak yolundaki mesai hakikî ilme ne kadar sadık kalırsa, o nisbette takdire nıazhar olur. Fakat Türk tarihinin büyük ve müstakil bir kolu olan Türkiye tarihi vardır. Bunun mebdeini s. 317 de anlattık. Buna karşı, bir vatan dâvası sıfatiyle. tarih romancıları da dahil olmak üzere. geniş münevver kütlesi derin ilgi gösterir ve bu yüzden ilmî hakikatlere uymıyan şeyler de araya katılabilir. Osmanlı hanedanı tarafından beslenen beş altı asırlık bir tarih telâkkisi vardır, onun asri terbiye gören aydınlar üzerinde bile derin tesiri olduğu malûmdur. Muasır münevverlerden, kimisi eski Komogenlerin halefi olmak ister, kimisi Anadolunun bir aralık Azerbaycanla birlikte büyükçe bir Türk devleti teşkil ettiği çağı bir zillet devri sayar ve Memlûk Sultanı Baybars’ın Türkiyeyi Mısır’a ilhak edemediği için acınır. Bütün bunlar meselenin ilimle alışverişi olmıyan hissi taraflarıdır ve bu da vatan tarihleri için anlaşılır bir haldir. Bir memlekette tarih ilmi. günün siyasetinden. değişen hükümetlerden üstün kalarak ebedi hakikatleri temsil eden bir ilim otoritesi ile bağlanmazsa, bu nevi hissi hususlar onda daha çok yer tutar. İlmi mesaiyi takdir eden yüksek makam hükümet olursa, en ciddî ilmî eserler zimamdarlara eşrefi saatte hayırhah bir ağızla tanıtılarak ıııakbuliyete/ geçeceği gibi. talihsiz ise. dedikoduya kurban gidebilir. Böyle şartlar karşısında, üniversite tedrisatında ve ilim namına yapılan neşriyatta ya Avrupa dillerinden tercümeler yapmak, yahut geçmiş zamanların siyasî hâdiselerini sıralama ile iktifa etmek, yani ilmî dâva ve içtihad yoluna girmemek, en sağlam ve tehlikesiz bir yol sayılabilir. Tabii ve riyazî ilimler gibi hümaniter ilimleri dahi kendi sayesinde birleştiren bir ilim merkezinin ve ona yardımcı ilim müesseselerinin nasıl kurulacağı hakkındaki mufassal projelerimi ben daha Türkiye toprağına ayak bastığımın ilk ayında 11.6.1925 tarihinde. Maarif Vekâletine takdim etmiştim. Müteakip senelerde bu meselenin memleketimizin aydınlarınca tam olarak .anlaşılmış olduğunu, fakat bunun çok mükemmel olması istendiğini, bazı h£klı mülâhazalar ileri sürülerek, hemen teşkilinde tereddüt edildiğini gördüm Merkezî ilim müesseseleri her milletin kendi seviyesine göre teşekkül eder, bunun kendimizden daha mütekâmil olmasını beklemek” doğru olmaz. Azerbaycan tarihine ait tetkikimin ve çok emek mahsulü olan «Türkili tarihi» nam eserimin başına gelenleri bilenler benim bu yeni eserimi meydana korken onun akıbeti hakkında düşünmemin mânasını anlarlar ve tereddütlerimi mazur görürler. Memleketimizde ilmî otorite muhakkak vücuda gelecektir, bugünü görmek her ciddî aydının en hâs emelidir, fakat bu zamanın daha hulûl etmediğini gördüğüm halde, ben bazı meseleleri ortaya koyan bu eserimi Türkçe olarak neşrediyorum. Çünkü ortada tanınmış bir ilim otoritesi yoksa dahi, salâhiyet sahibi münferid ilim adamlarımız, her gün üniversitelerimizin. Tarih Kurumunun yayınlarında ve saire neşriyatta kıymetli tetkikler neşretmekte olan yeni neslimiz, nihayet aklıselim sahibi geniş münevver tabakamız vardır, onların benim içtihatlarımı hayırhahlıkla karşılıyacaklanndan eminim. Bu eserin Türk tarihinin alçalış devrine ve yeni çağlarına tahsis edilen ikinci cildi çıkınca, matbuatta geniş efkâr teatisine yol açacaktır; çünkü son asırlar tarihi oldukça malûmdur ve bu devrin ayrı hâdiselerine dair tebellür etmiş fikirler de vardır. Eski devirlere ve orta çağlara tahsis edilen bu cildin ciddî müzakerelere ve samimî tenkitlere yol açtığını görürsem, kendimi o nisbette mes’ud sayacağım. Bunu yapacak zevat haşiyelerimi itibar nazarında bulunduracaklardır. Fakat ileri sürülen her dâvayı isbat yolunda ne gibi usuller takib ettiğimi bildirmek için «Tarih Metod bilgisi» adlı eserimi daha önce neşretmem icab ederdi. İmkânsızlık karşısında bunu yapamadım’. Eserin yayınlanmasında karşılaştığımız teknik zorlukları da anmadan geçemem. İlmî ve filoloji neşriyat için tahsis edilen «Millî Eğitim Basımevi » nden biz istifade edemedik. Transkripsiyon güçlüklerinden, hiç olmazsa hafiye rakamlarını köşeli parantezlerden kurtaramadım. Benim ve mürettiplerin kat’î şeklini bildiğimiz bir ortografi, özel isimlerin yazılış şekilleri olmadığından linotipte daima satır değiştirmek külfetine de katlanamıyacağımızdan, imla birliğini temin edemedik. Bu derslerin önce basılmış formalarının imlâsı da araya karıştı. Bununla beraber İsmail Akgün Basımevinin, bu eseri elde mevcut vesaite göre mükemmelce yapmak hususunda gösterdiği candan fedakârlığı, keza eserin neşrine maddî yardımlarda bulunan necip duygulu arkadaşlarımın himmetlerini şükran ve minnettarlıkla anmak benim için bir vazifedir. Esere şimdilik ancak bir muhtasar kelime ve maddeler fihristi eklemekle iktifa ettik. İsim endeksi ve haritalar kitabın ikinci cildine eklenecektir. 24.9.946 A. Zeki Velidi TOGAN I Hu «er. -Tarihle (Jsul> namiyle 1950 ve 1969 da neşredildi. İkinci baskısına dair birkaç söz : Bu kitap, 1944- 1945 senelerinde, biz Tophane’de hapiste tutulduğumuz zaman yazılmıştı ve orada, dostların maddî yardımıyla basımına başlanmıştı. Fakat kitabın yazılışı zamanında kütüphanelerden uzak bulunduğumdan ve kendi kütüphanemden de ancak mahdut eserler getirmek mümkün olduğundan birçok isimlerin yerleri eksik kalmıştı. İkinci tabında bu eksikleri tamamlayacağımı umarak kendi nüshamın kenarlarına notlar yazmıştım. Eski harflerle olan bu notların hepsini arkadaşlarım okuyamadılar. Ben de fazla meşguliyet yüzünden kendim makine ile yazmaya vakit bulamadım. Mamafih asistanım Tuncer Baykara bu yazı ve notlardan istifade etmekte fedakârlığını eksik etmedi. Bu sene çıkan «Tarihte Usul» kitabımın yeni tabında da aynı mahzurlar vardı. Onun tashihlerini de Tuncer Baykara yapmıştı. Kendisine bu gayretinden dolayı çok teşekkür ederim. 17 Nisan 1970-Cerrahpaşa Ord. Prof. A. Zeki Velidi Togan